Çocukluk ve gençlik yıllarımı Mersin’de geçirdim. Büyüdüğüm mahallede, mahallenin Heavy Metal dinleyen gençleri olarak sadece Türkiye’de resmi olarak piyasaya sürülmüş kasetleri edinebiliyorduk. Bu albümleri satın almak için de harçlıklarımızın belirli bir bölümünü kaset almaya ayırıyorduk ve mesela ayda iki adet kaset satın alarak arşive ekliyorduk.
Arada bir arkadaş grubumuzdan birileri İstanbul’a giderse eline paraları tutuşturup mutlaka Akmar pasajına uğramasını söylerdik. Ankara’ya giden olursa da Tunalı Hilmi taraflarına… Oralardan satın aldırdığımız Plak veya CD’den kasete çekilmiş albümleri hemen kendi aramızda çoğaltır, ilk getirilen kasete ‘orijinal’ muamelesi yaparak hiç zarar gelmemesi için azami gayreti gösterirdik.
Ortaokulda falandım. Bir yaz ailemle tatil için Bodrum’a gitmiş ve dönüşte de İzmir’e uğramıştık. İzmir’de dolaşırken benim aklımda yeterince siyah tonlarla bezenmiş bir müzik market bulma fikri vardı. Buldum da… Konak civarlarındaki Stüdyo Ümit‘i gördüğüm anda hemen içeri dalıp ellerinde hangi albümlerin bulunduğunu gösteren listeler arasında kaybetmiştim kendimi. Yazdıklarımın üzerinden 20 yıldan fazla bir süre geçtiği için yanlış hatırlıyor olabilirim ama sanırım o gün Stüdyo Ümit‘ten 15-20 albüm kaydettirme siparişi vermiş olarak ayrılmıştım. Türkiye’de hiçbir zaman yayınlanmamış birçok grubun albümleri vardı aralarında.
O gün Stüdyo Ümit‘e verdiğim siparişlerin ödemesini yapmıştım ve Mersin’deki ev adresimi verip hazır olduğunda adresime gönderilmesini istemiştim. Bir hafta kadar sonra kasetler geldi ve Stüdyo Ümit akıllıca bir hareket ile elindeki albüm listelerinin bir fotokopisini de yolladı. İlerleyen dönemlerde listeden albüm isimleri seçiyor ve bunların isimlerini bir kağıda yazıyorduk. Kayıt ve gönderim parasını da kağıt ile birlikte bir zarfa koyup Mersin’den İzmir’e posta ile gönderip bir iki hafta içinde yeni sipariş ettiğimiz kasetlerin elimize ulaşmasını bekliyorduk. İşin ilginci geliyorlardı da… Biz aşağı yukarı 5-6 sene kadar Stüdyo Ümit ile posta yoluyla albüm alımı işini bu şekilde sürdürdük. Yanlış hatırlamıyorsam kasetlerin yerini CD’lerin almaya başladığı yani CD’lerin ve CD yazıcıların süper pahalı olduğu yıllarda bu alışverişimiz kesilmişti.
Stüdyo Ümit’ten gelen kasetlerden biri
İzmir’de yaşayanlar zaten biliyorlardır da, İzmir dışındakiler için yazmış olayım. Stüdyo Ümit hala açık ve Konak civarındaki eski yerinde hala aynı işi yapıyor. http://www.studyoumit.com
Kaset dönemlerinde birtakım albümlere ulaşabilmek için tek yol bu tür bir korsan kullanımdı. Sonrasında ise mümkün olduğunca orijinal albümleri satın almaya ve Türkiye’de bulamadıklarımı da yurtdışından getirtmeye başladım. Hala da bunu yapırım. 2000’li yıllara geldiğimizde yurtdışında çeşitli online müzik mağazaları açılmaya başlanmıştı. Meslek icabı fazlaca içli dışlı olduğum Apple da bu kervana 2003 senesinde iTunes Music Store ile katıldı. Tabi ki o yıllarda Türkiye’de de açılması sözkonusu bile değildi. Ancak ben yine güzel Metal albümlerini uzaktan alabilmenin bir yöntemini bulmuştum. Nuclear Blast Online Music Store. Bilmeyenler için hızlıca bir bilgi geçeyim, Nuclear Blast, Heavy Metal türlerinde müzik yapan birçok grubun albümlerinin yayınlandığı Almanya merkezli bir plak şirketidir. Kendi grupları ve harici birçok grubun şarkı ve albümlerini MP3 formatında sattıkları bir online müzik mağazası kurmuşlardı. Sonradan kapattılar. Ama Napster‘ın, Torrent‘in gırla gittiği o yıllarda muhtemelen Türkiye’den alım yapan tek salak bendim. Nuclear Blast de Stüdyo Ümit tarzını benimsemişti ve onlar da sattıkları çeşitli ürünlerin (T-shirt, takı vb) bulunduğu Blast! isimli kataloglarını yılda birkaç kere gönderiyorlardı.
Dünyanın birçok ülkesinde 2003 senesinden bu yana açık olan iTunes Store (eski adıyla iTunes Music Store) Türkiye’de de nihayet açıldı. Bunun benim için anlamı şudur; bilgisayarımda artık bir Stüdyo Ümit var. Zamanında bir albümünü bulmak için insanüstü çaba sarfettiğimiz -ki o çabayı derslere verseydim şimdiye kadar adam olmuştum- birçok gruba ulaşmak saniyeler içinde mümkün. Şimdilik Apple’ın tüm müzik ve film kataloğu ülkemizde açık olmasa da özellikle müzik tarafındaki mevcut içerik, kendinizi kaybedebileceğiniz kadar geniş. Şimdiye kadar denemediyseniz iOS cihazlarınız veya Mac‘iniz için uygulama indirdiğiniz Apple ID bilgileriniz ile giriş yaparak birçok içeriği müzik marketlerde satıldığından çook daha uygun fiyatlara satın alabilirsiniz.
Son Not: Sevgili Apple, iTunes Store’da Slayer nasıl olmaz?
Eğer bilgisayarınızda tasarım yazılımlarını kullanıyor ve biraz da çizim yapmakla ilgileniyorsanız Wacom markasını duymuş olmalısınız. Yine de duymayanlar için iki cümlelik bir özet yapayım; Wacom basınç duyarlı grafik tablet markalarının ‘Selpak’ı gibidir. Çizerlerin özel kalemler ile yaptığı çizimleri bilgisayara aktarmak için kullanılan özel grafik tabletler üretir.
GRAFİK TABLET DE NE?
Ben ‘tablet’ dediğimde aklınıza hemen iPad gibi cihazlar gelmesin. iPad ve taklitlerini tablet bilgisayar, Wacom‘un ürünlerini de grafik tablet olarak adlandırabiliriz. iPad gibi tablet bilgisayarların ekranları parmağın (veya özel kalemlerinin) yüzeye ne kadar basınç uyguladığını anlayamazlar. Ancak iPad gibi cihazlar ile de çizim yapılabilir. Çünkü parmağın (ya da kalemin) kendi üzerinde ne kadar hızlı hareket ettiğini anlayabilir ve buna göre tepki verebilirler…
BASINÇ DUYARLILIĞI NEDİR? BU KADAR ÖNEMLİ Mİ GERÇEKTEN?
Eğer bilgisayarınızı bir mouse ile kullanıyorsanız butona tıklamak veya tıklamamak dışında bir işlem gerçekleştiremezsiniz. Ki bu işleme 1 seviye denir. Tıpkı mürekkepli bir kalem ile kağıt üzerine resim yapmak gibidir. Kalem, kağıda dokunduğu anda mürekkebini bırakır. Kalemin kağıt üzerine daha fazla bastırılması ya da hafifçe dokunması bırakılan mürekkep miktarını değiştirmez. Mouse’un butonuna da yavaşça ya da sertçe bastırmanız örneğin Adobe Photoshop‘ta yaptığınız bir boyama işleminin sonucunu etkilemez. Çünkü yukarıda da değindiğim gibi mouse 1 seviyeye sahiptir.
Grafik tabletlerde ise ‘tıklamak’ veya ‘tıklamamak’ arasında kullanılan tabletin modeline göre 512 seviye, 1024 seviye veya 2048 seviye bulunur. Bu da tablet kaleminin tablet yüzeyine hangi basınç seviyesi ile uygulandığını anlayabileceği anlamına gelir. Yani mürekkepli bir kalemden çok kurşun kalem ile yapılan çizimlerin tepkisini bilgisayar ile elde edebileceğiniz anlamına gelir.
HERNEYSE KONUMUZA DÖNELİM, INKLING DİYORDUK…
Yukarıda da belirttiğim gibi Wacom çizim amaçlı kullanılan tablet cihaz pazarının en fazla tercih edilen markasıdır. Hayır, Wacom’a yağ çekmeye çalışmıyorum, gerçek böyle…
Ancak bir diğer gerçek de şu ki, Wacom ve diğer grafik tablet üreticilerinin tümünün satışlarının toplamı, çizim yapma işiyle uğraşan kişilerin sayısına göre çok küçük kalıyor. Bu nedenle bu firmalar halen ürünlerini iyileştirme ve yeni ürün segmentleri oluşturma konusunda inovasyona bir ton para döküyorlar.
Wacom, bir süre önce geleneksel yöntemler ile çizim yapan ve bu çizimleri bilgisayara aktarmak için sadece tarayıcı kullanan çizerler için Inkling isminde bir ürünü piyasaya sürdü. Inkling temel olarak kağıdın üzerine yerleştirilen bir ünite ve bu ünite ile iletişim halinde olan bir kalemden oluşuyor. Kalem ve algılayıcı ünite iletişim halindeyken kağıdın üzerine çizilenlerin tümü algılayıcının belleğine aktarılıyor.
Birkaç hafta önce Wacom’un Türkiye distribütörü Medyasoft’un saygıdeğer yöneticileri “Inkling geldi, Melih hocam bu tam senlik” demek suretiyle dilimin bir karış dışarı sarkmasına sebep oldular. Neyse ki çok bekletmeden kısa bir süre sonra da genel bir ürün incelemesi için tarafıma bir adet gönderdiler. Ve işte karşınızdayım.
İncelemeye başlamadan önce küçük bir anekdotu aktarmak istiyorum. Medyasoft‘tan gönderilen Inkling, şehir dışı seyahatlerimin çok yoğun olduğu bir haftada ulaştı. Ben de hem uçakta hem gittiğim yerlerde yaratabileceğim boş zamanlarımda test edebileceğimi düşünerek cihazı çantama atıp yola koyuldum. Tabi havaalanındaki güvenlik görevlilerini hesaba katmamışım. Bu sayfada fotoğraflarını gördüğünüz cihazın bir tür James Bond silahı değil de bir çizim aracı olduğunu anlatabilmek bir hayli güç oldu. Arkada güvenlik kontrolü için bekleyen başka yolcular bekliyorken ben kağıda çizim yapıp bunu güvenlik görevlilerine göstermekle meşguldüm. :)
ÖNCE TEKNİK BİLGİLER, SONRA YORUMLARIM
Inkling 2 GB kapasiteye sahip. Tüm ekipmanı birarada tutan kutusunun içinde bulunan USB kablosuyla bilgisayara bağladığınızda bir USB disk gibi algılanıyor. Yapılan her çizim (katmanlarıyla birlikte) en fazla 1-2 MB büyüklüğünde alan işgal ediyor.
USB disk içeriğine bilgisayarınızın masaüstünden doğrudan erişebilirsiniz. Fakat kaydedilmiş olan çizimleri açıp görüntüleyebilmeniz için ürün ile birlikte gelen Inkling Sketch Manager isimli yazılımı kullanmanız gerekiyor. Çünkü çizimler, Wacom’un özel formatı olan .WPI uzantısı ile kaydediliyor. Inkling Sketch Manager uygulamasına biraz sonra daha detaylı olarak değineceğim.
Inkling’in hem kaleminde hem algılayıcı ünitesinde ayrı ayrı şarj edilebilir piller bulunuyor. Cihazı tüm kutu içeriğiyle birlikte bilgisayarınıza bağladığınızda her iki ünite de şarj edilmeye başlanıyor. Gerektiğinde sadece algılayıcı üniteyi tek başına bilgisayara bağlayarak içeriğini görmek ve şarj etmek de mümkün.
Inkling’in algılayıcı ünitesi daha önce de belirttiğim gibi kullanılan kağıdın üzerine kendi üzerindeki klipsi aracılığıyla tutturuluyor. Klipsin kağıdın altında kalan kısmının kalınlığı yaklaşık 1mm. Ürün elime ulaşmadan önce kağıt üzerinde belirgin bir kabarıklık yaratacağını düşünüyordum. Ama bu kabartının çizerken rahatsızlık vermediğini söyleyebilirim.
Klipsi kağıdın üst kısmına yerleştirmek gibi bir zorunluluğunuz yok. Inkling Sketch Manager yazılımı üzerinden tercihinizi belirterek kağıdın çeşitli kenarlarına tutturabilirsiniz. Örneğin, birkaç kağıdı bir arada tutmak için kullanılan kağıt altlıklarından birini kullanıyorsanız üst kenarda kağıtların tutturulduğu klips alanının bulunması nedeniyle Inkling’i sol veya sağ kenara da iliştirebilirsiniz.
Algılayıcı ünite en fazla A4 büyüklüğündeki kağıtları algılayabiliyor. Ve algılayıcının yaklaşık 2cm aşağısından başlayarak çizimler yapmanız gerekiyor. Yapılan çizimi bilgisayara aktarıp piksel tabanlı bir uygulama ile açtığınızda A4, 600ppi çözünürlüğünde bir doküman ile karşılaşıyorsunuz. Kağıdınızın ölçüsünü cihaz bilgisayarınıza bağlı durumda iken Inkling Sketch Manager yazılımı ile seçmeniz gerekiyor. Eğer kağıt ölçüsü olarak A4 seçili kaldıysa ve sizin çizim kağıdınız A4‘ten daha küçükse geri kalan alanları da boş olarak bilgisayara aktarıyor.
Algılayıcı ünite üzerine bir detay daha vermek istiyorum. Aşağıdaki resimde de görebileceğiniz gibi üzerinde iki adet buton bulunuyor. Soldaki (altında yeşil ışık yanan) cihazın açma-kapama butonu. Wacom logosunun sağında bulunan dikdörtgen şekil ise layer (katman) açmak için kullanılıyor. Evet, bildiğiniz katman. hani şu Photoshop‘ta veya Illustrator‘da bulunan katmanlardan… Siz çizim yaptıkça istediğiniz kadar katman açabiliyorsunuz. Her açtığınız katman Photoshop ve Illustrator tarafından tanınıyor.
Inkling’in kalemi ISO-12757 standardında kalem uçları kullanıyor. Siz hemen “O ne be?” demeden ben açıklayayım; bildiğimiz tükenmez kalem. Yani evet, Inkling ile tükenmez kalem ile çizimler yapmak durumundasınız. Paket kapsamında aynı uçtan 4 adet yedek de bulunuyor.
Ancak bu yedek uçları da tükettiyseniz herhangi bir kırtasiyeden tükenmez kalem ucu istediğinizi belirterek tanesi 5TL’ye yeni uçlar alıp Inkling ile birlikte kullanabilirsiniz. İsterseniz farklı renkte yazan uçlar satın alarak istediğiniz renk ile çizimler yapabilirsiniz. Ancak şunu belirtmekte fayda görüyorum, tükenmez kalemlerin birçoğu 1mm kalınlığında yazar. Eğer daha ince kalemler ile çizmek gibi bir alışkanlığınız varsa 1mm’den daha ince uçları arayıp bulmanız gerekiyor. 0,5mm’e kadar uçlar bulunuyor.
Uçları kaleme takıp çıkarma işi küçük bir cımbızla da gerçekleştirilebilir. Ama bu işi kolaylaştırmak için set üzerinde de küçük bir delik var. Kalemin ucunu o deliğe çapraz olarak taktıktan sonra kalemi çektiğinizde uç, set üzerinde kalıyor. Yeni ucu takmak için de sadece içeriye doğru itmeniz yeterli.
INKLING SKETCH MANAGER
Yukarıdaki satırlarda da belirttiğim gibi yapılan çizimler Inkling‘e .WPI isimli özel bir formatta kaydediliyor. Bu çizimlerinizi görmek ve çeşitli başka formatlara dönüştürmek için Inkling Sketch Manager isimli uygulamayı bilgisayarınıza yüklemeniz gerekiyor. Yüklenecek programın Mac ve Windows versiyonları da halihazırda Inkling‘in içinde yüklü geliyor zaten.
Inkling Sketch Manager ile katmanlı olarak yaptığınız çizimleri katmanlarını koruyarak Adobe Photoshop, Adobe Illustrator veya Autodesk Sketchbook yazılımlarına aktarabilirsiniz. Aşağıdaki çizimin katmanlarını pencerenin sol tarafında görebilirsiniz.
Eğer isterseniz çizimin nasıl yapıldığının bir video görüntüsünü Player linkine tıklayarak izleyebilirsiniz. Benim aldığım kayıt ise aşağıda. Ben bu kaydı bilgisayarımın ekran kayıt özelliğini kullanarak alabildim. Inkling Sketch Manager yazılımında bu video görünümünü dışarı aktarmak ile ilgili bir seçenek göremedim.
Eğer katmanlar ile çalışmadıysanız ve sadece çiziminizi herhangi bir programda açmak için dönüştürmek istiyorsanız Inkling Sketch Manager çizimlerinizi PNG, JPG, PDF, SVG, BMP ve TIFF formatlarında kaydedebiliyor.
Inkling‘i kullanmak, ayarlarını değiştirmek, yaptığınız çizimleri birçok programda açılabilir formatlara dönüştürmek Inkling Sketch Manager olmadan olmuyor. Ancak bu yazılım şu haliyle bitirmeden yayınlanmış gibi duruyor. Wacom‘un bu yazılımı mutlaka güncellemesi ve hatalarını ayıklaması gerekiyor. Örneğin ben ‘çizimlerimizi bilgisayarınıza aktarabilirsiniz’ dedim ama ben bunu yapana kadar canım çıktı. Her “Bu çizim tiz Photoshop’a ışınlana!” dediğimde Adobe After Effects yazılımında açmaya çalıştı. Son olarak After Effects‘i iptal ederek (isminin başına ¬ karakterini koyarak) bu sorunu aşabildim. Illustrator‘a aktarmayı ise kullandığım iki bilgisayardan ancak bir tanesinde başarabildim.
KİMLER KULLANMALI?
Arada bir arkadaşlarım ve öğrencilerimin “Hangi tableti alayım” veya “A5 alsam yeterli olur mu, yoksa A4 mü düşünmeliyim” gibi soruları ile karşı karşıya kalıyorum. Bu tür sorular için verdiğim cevap genellikle çizim tekniğinin, satın alınacak tabletin modelini ve boyutlarını belirleyeceği yönünde oluyor. Çünkü kimi çizerler daha geniş dirsek hareketleriyle çiziyorken kimileri de daha küçük bilek hareketleri ile ilerliyor olabilirler. Çizdikleri tür tabletin basınç seviyesinin yüksek ya da düşük seviyede olmasını gerektiriyor olabilir vb.
Inkling de her çizim türüne uygun bir araç değil. Eğer çizimlerinizde çok ince detaylar bulunuyor ve yavaş hareketler ile çiziyorsanız Inkling sizin için pek uygun değil. Inkling daha çok ‘Doodle’ olarak adlandırılan hızlı karalamalar ve taslaklar için ideal bir araç.
Bu açıdan illüstrasyon işi ile profesyonel olarak uğraşan ve çalışmasının final versiyonunu kağıt üzerinde bitirme odaklı çalışan illüstratörler Inkling‘den çok memnun olmayabilirler. Ancak bunun yanında hızlı taslak ve wireframe çizimlerini kağıt üzerinde yapan tasarımcılar için de ideal bir araç olduğunu söyleyebilirim.
Ayrıca hiç çizim işi ile uğraşmayan ve sadece toplantılarda aldığı notları dijitalize etmek isteyen kullanıcılar için de gayet iyi. Defteriniz çok küçük ve el yazınız çok kargacık burgacık değilse hiç sorunsuz kullanabilirsiniz.
KİŞİSEL YORUMLARIMA GEÇMEDEN ÖNCE…
Eğer bir ürünün para ödemeye değer olup olmadığını bunun gibi bir incelemeye bakarak yapacaksanız benim sizlere öncelikli tavsiyem, üründen önce o incelemeyi yapan kişinin nasıl bir yetkinlikte olduğunu sorgulayın. Bu bağlamda ben de kişisel yorumlarıma geçmeden önce çizim yapma adına ben neler yaptığımdan bahsedeyim. Böylece en azından benim Inkling gibi bir araçtan beklentilerimi daha doğru aktarabilmiş olabilirim.
Efendim, şu anda bu satırları okuduğunuz blogum Mitoz Bölünme’nin bir de kardeşi var. http://www.gereksiztaramalar.com isimli bu kardeş blogda yazmaktan çok çizdiklerimi paylaşıyorum. Eğer şimdiye kadar görmediyseniz benim ne tarz bir çizim işiyle uğraştığımı anlayabilmek adına bir göz atmanızı öneririm.
Gereksiz Taramalar’daki çizimlerin çoğunu hangi ekipmanlarla yaptığımın bilgisine http://www.gereksiztaramalar.com/kacinin adresinden ulaşabilirsiniz. Ama çok kısaca bir özet geçmek gerekirse çizimlerimin %99‘unu Rotring Isograph serisi teknik çizim kalemlerinden 0.7mm ve 0.1mm ile yapıyorum. Çok nadiren 0.1mm’den daha ince taramalar yapmam gerektiğinde Copic markasının Multiliner serisinden 0.03mm kalınlığındaki kalemi kullanıyorum. Bu kalemlerin aralarındaki farkı anlayabilmeniz için aşağıdaki çizim yardımcı olacaktır.
Bu çizimleri hiç kurşun kalem kullanmadan doğrudan mürekkepli kalemler ile biraz doğaçlama usulü çiziyorum. Bu da aslında yaptığım her çizime ‘orijinal’ ve ‘final versiyon’ gözüyle bakmama neden oluyor.
PEKİ INKLING’İ NASIL BULDUN?
Kullanılan teknolojiye hayran olmamak elde değil. Kağıt üzerinde katmanlar açarak çalışmak, çizimi yaparken dijitalize etmek gerçekten etkileyici.
Öte yandan fiziksel ortamda kalemler ile, kağıtlara çizim yapan kişiler bir miktar kendi araçlarına bağımlı yaşarlar. Ellerindeki araçların yerine bir başkası konulduğunda kendi araçlarını kullanırken olduğu kadar üretken olamayabilirler. Çünkü her çizer kendi aracının tepkime mantığını iyi tanır ve buna göre çizer. Kalemin kullanıldığı hız ve açı ile kağıt üzerinde bırakacağı izleri daha çizmeden bilebilir. Ve bu durumun aksi de bir miktar yerini benimseyememe durumu yaratır.
Bu açıdan benim çizimlerim için kullandığım ekipmanlarımın yerini alabilecek nitelikte değil henüz. Yukarıda da belirttiğim gibi ben çizimlerimi taslak olarak değil bitirilmiş versiyon olarak çiziyorum. Inkling ise daha çok taslak oluşturmak için ideal bir araç. Bunun nedenini aşağıdaki gibi örneklerde görebilirsiniz.
Yukarıda kırmızı bir alan ile işaretlediğim bölgeye veya üstteki yuvarlak içine alınmış alana bakarak aradaki farklılıkları görebilirsiniz. Bu yazı içinde paylaştığım üç adet çizimin daha yüksek çözünürlüklü versiyonlarını https://www.dropbox.com/s/b22569orew2v165/Inkling.zip adresinden indirip inceleyebilirsiniz.
FİYAT NE ALEMDE BU ARADA?
Bizde adet, her teknolojik ürünün fiyatını ABD fiyatı ile karşılaştırmaktır. Ben de öyle yapacağım. Inkling’in ABD fiyatı $199. Buna ek olarak hangi eyaletten satın alındığına bağlı olarak değişen %6-%8 oranında eyalet vergisi bulunur. Bu da yaklaşık $210-$215 gibi bir rakam yapıyor ki bu da Türk Lirası olarak günümüzdeki kur ile 390 TL civarında bir rakama denk geliyor.
Medyasoft yetkililerinden aldığım bilgiye göre Inkling‘in Türkiye satış fiyatı KDV dahil 499 TL olacakmış. Türkiye’de ikinci yıl garantinin de verildiğini düşünürsek bence gayet makul bir fiyat bu.
Yukarıda yazan anlamsız harfler bütünü ‘Bring Your Own Display, Keyboard, Mouse’ yani ‘Kendi monitörünü, klavyeni ve fareni getir’ anlamına gelmekte.
2005 senesinde Apple, Mac mini’yi lanse ettiğinde bu kısaltma ile kodlamıştı. Özellikle zaten bir klavyesi, faresi ve monitörü olan PC kullanıcılarını en az maliyetle Mac tarafına çekmeyi amaçlayarak piyasaya sürüldü vs.
Bu yazı Mac mini üzerine değil, bugün bir Mac mini’yi açıp kullanmaya çalışmam üzerinedir. Ya da daha sinematografik bir giriş yaparak şöyle tanıtayım yazıyı:
“Kendi monitör, klavye ve faresini getirdiğini zanneden Melih’in başına neler gelecekti? Azzz sonra!..”
Neden?
İki gün sonra gireceğim Mac OS X Server Essentials sertifika sınavına haftasonu hazırlanmak için işyerimde bulunan Mac mini’lerden birini yanıma aldım. Aklımdaki senaryo, Mac mini’yi HDMI kablo ile evdeki TV’ye bağlamak ve yine evde bulunan Apple Bluetooth klavye ve Magic Mouse ile kullanmaktı. TV’ye HDMI kapısı üzerinden bağlamak ile ilgili hiçbir sorun çıkmadı.
Sorun
Yeni bir Mac mini satın alır ve kablosuz klavye-fare ile kullanmak isterseniz, bilgisayarınızın açılışı sırasında Setup Assistant bilgisayara USB kapılarından bir klavye ve fare bağlı olmadığını anlayarak Bluetooth cihazlar kullanmak isteyip istemediğinizi sorar. Onaylarsanız otomatik olarak Bluetooth Setup Assistant uygulamasını açarak aygıtları kurmanıza yardımcı olur.
Gelin görün ki bende bu senaryo çalışmadı. Çünkü Mac mini üzerinde daha önceden kurulum yapılmış, kullanıcılar tanımlanmıştı. TV’ye bağladığım Mac mini açıldığında doğal olarak bana “Bluetooth klavye ve fare bağlamak ister misin” diye sormadı. Doğrudan kullanıcı isimlerini ve şifrelerini girmemi isteyen Login ekranı ile karşılaştım.
Hemen nasıl kurulum yapabileceğimi yanımdaki diğer bilgisayarımdan aramaya başladım. Bulduğum sonuçların hemen hepsi “Açılışta otomatik olarak tanır” veya “İlk kurulum için kablolu klavye - fare gereklidir” diyordu.
Malzemeler
Mac mini
MacBook Pro
Kablosuz mouse
Kablosuz klavye
Kablolu mouse
Ethernet kablosu
Çözüm Denemesi 1
Mac mini üzerinde Mac OS X Server işletim sistemi kurulu durumda. Diğer bilgisayarım olan MacBook Pro’da ise o sunucuyu yönetebilmek için kullanılan Server.app yüklü. Hemen Server.app’i açıp oradan Mac mini’ye bağlanarak şifresiz yeni bir kullanıcı tanımlamak aklıma geldi. Böylece kablolu bir fare ile bilgisayarda gerekli işlemleri yapabilecektim. Sonuç; Mac mini evdeki kablosuz internet ağına daha önceden bağlanmadığı için erişim sağlanamadı.
Çözüm denemesi 2
Mac mini ile MacBook Pro’yu birbirlerine bir ethernet kablosu ile bağlayıp yukarıda yapmaya çalıştığımı tekrar denedim. Bu sefer Server.app ile Mac mini’ye erişebildim. Yeni şifresiz bir kullanıcı oluşturmaya veya mevcut kullanıcılardan birinin şifresini silmeye çalıştığımda buna izin vermediğini gördüm. Sonuç, yine hüsran.
Çözüm denemesi 3
Hazır Mac mini ve MacBook Pro birbirlerine kablo ile bağlı durumda iken Screen Sharing ya da Apple Remote Desktop ile Mac mini’nin ekranını MacBook Pro’ya almayı denedim. Tabi ki bu da olmadı. Çünkü Mac mini’nin ekran paylaşım özelliği kapalı durumdaydı.
Çözüm denemesi 4
Sunucu işletim sistemi barındıran bilgisayarlar Headless (tam Türkçesi Kafasız) olarak tabir edilen klavyesiz, faresiz hatta ekran kartı olmadan da kullanılabilirler. Yeter ki onu uzaktan yönetebilecek bir başka bilgisayar bulunsun ve her iki bilgisayar arasında bir bağlantı kurulabilmiş olsun.
Ben de Mac mini ve MacBook Pro’yu birbirlerine Ethernet kablosu ile bağlamış olduğuma ve Mac mini’yi MacBook Pro’dan yönetebildiğime göre ekran paylaşımını aktif hale getirebileceğimi düşündüm. Ve bu sefer başardım da… Server.app üzerinde sunucu bilgisayarın (Mac mini) ayarları arasında Enable screen sharing and remote management isminde bir seçenek bulunuyor. Bu seçeneği aktif hale getirdikten hemen sonra Screen Sharing çalışmaya başladı. Ve sorunsuz olarak klavye ve fare kurulumunu yapabildim.
Yukarıdaki senaryoda karşı karşıya kaldığım saçma senaryonun içinden çıkabilmemi, Mac mini’de Mac OS X Server bulunması ve MacBook Pro üzerinde de onu yönetebilecek Server.app bulunması sağladı.
Bundan 6 sene kadar önce üniversitelerde eğitim vermeye başladığımda her çaylak eğitmen gibi ben de ‘Mahmut hoca gibi yüreklerine ateş koyacağım bu çocukların’ kafasıyla gitmiştim derslere. Sağolsun öğrencilerim beni çok hızlı bir şekilde bu moddan çıkardılar. Dönüştüğüm şey ise Mahmut hoca’dan ziyade Hababam sınıfının Külyutmaz lakaplı havadan nem kapan hocası oldu.
Lise eğitimini 8 senede ve istisnasız her sınavda kopya çekerek tamamlayan bendeniz, günümüz üniversite gençliğinin kopya tekniklerini anlama konusunda bir miktar eski kafa kalmıştım. Bunun temel nedeni benim analog dönemde, bilgisayarsız, kağıt kalem ile yapılan sınavlar zamanında öğrencilik yıllarımın geçmiş olmasıydı elbette.
Bilgisayar üzerinde uygulamalı olarak gerçekleştirilen sınavlardaki tipik kopya türleri arasında:
İnternet kaynaklarına başvurma
Arkadaşlarla internet üzerinden chat
Arkadaşlar ile internet üzerinden dosya alışverişi
USB diskler ile dosya alışverişi
Cep telefonları + Bilgisayarlar üzerinden dosya alışverişi
…gibi teknikler bulunuyor. Bunların bir kısmına ben sınavlarda izin veriyorum. Öğrencinin karşılaştığı sorunları tamamen kendi başına çözmesi için eğer kitap veya herhangi bir ders notu ya da benim onlara ders bitiminde verdiğim ders kayıt videolarına bakması gerekiyorsa bakmalı. Yeter ki yanındaki arkadaşını dirseğiyle dürterken fısıldayarak “Bunu nasıl yapıyoruz lan” demesin.
Kabul etmediğim şey, sınav sırasında birbirleriyle bilgi ve dosya paylaşmaları. Fakat tabi bunu da yapıyorlar. Yapmasınlar diye geliştirdiğim tekniklerden biri, kopyayı/dosyayı veren kişiden not kırmak. Fakat bunu bile takmayan öğrencilerim oldu.
Bilgisayarların sınav sırasında internet erişimini kesmek gibi teknikler, beraberinde USB disklerin kullanımının artması olarak geri döndü.
Ve elbette ben de bütün bu dosya paylaşımları sırasında yakaladığım öğrencilerime uygun notları vererek onları ödüllendirdim (!).
Bugün, Doğuş Üniversitesi‘ndeki öğrencilerime uyguladığım Adobe Photoshop üzerinde uygulanması gereken sınavda, kopyacıları yakalayabilmek adına yeni bir teknik daha denedim. Henüz sınav sonuçlarını değerlendirmediğim için ne kadar başarılı olduğu hakkında birşey söylemek için biraz erken.
Ancak bu teknik temel olarak Adobe Photoshop‘ta yapılan herşeyin kaydedilmesi esasına dayanıyor. Bu işlemi basitçe Photoshop > Preferences > General bölümünden gerçekleştirebiliyoruz.
General penceresinin alt bölümünde bulunan History Log alanı, kullanıcının yaptığı ve History paletine kaydedilen her adımın bir kopyasının bir metin belgesine iliştirilmesi için kullanabileceğimiz bir alandır.
Bu bölümde bulunan Save Log Items To alt başlığı, History günlüğünün nereye kaydedileceğini sorar. Bu alandaki Metadata seçeneği, yapılan tüm işlemleri üzerinde çalışılan belgenin içine iliştirir. Tıpkı dijital fotoğraflardaki EXIF verisi gibi.
Text File seçeneği, yapılan işlemlerin kaydının bilgisayarızda bir metin belgesine kaydedilmesini sağlar. Both seçeneği ise her ikisini birden uygular.
Hemen altta bulunan Edit Log Items bölümü ise kaydın nasıl bir detayda tutulacağını belirler. Sessions Only seçeneği sadece Photoshop‘un ve belgelerin açılış-kapanış zamanlarını toplar. Concise, Sessions Only seçeneğine ek olarak belge açık durumda iken kullanılan komutların isimlerini de kayda dahil eder. “Hue Saturation kullanıldı” veya “Image Size kullanıldı” gibi. Detailed seçeneği ise önceki iki seçeneğe ek olarak kullanılan komutların tüm detaylarını da içerir.
Yapılan kayıtları eğer Metadata‘ya ekleme seçeneğini seçtiyseniz daha sonra üzerinde çalışılan belge açık durumdayken File > File Info penceresinin History sekmesinden görebilirsiniz.
Aşağıda bugünkü sınavıma katılan öğrencilerimden birinin History Log kaydını görüyorsunuz.
Kim söylemişse doğru söylemiş ‘Tecrübe yenilen kazıkların toplamıdır’ diye…
Ortalama bilgi seviyesine sahip çoğunluklar, kendilerini ait hissettikleri topluluk içinde bir kişiyi eşsiz-eksiksiz vasıflarla idolleştirme eğiliminde olurlar. İş dünyası için de Steve Jobs biraz bu konuma geldi vefatı sonrası.
5 Ekim 2011 tarihinden önce Jobs’un adını bile duymadığına emin olduğum birçok kişi bakın neler dediler Steve Jobs hakkında: Örnek bir eş, aile babası, eşsiz bir hayırsever, örnek bir patron, teknoloji dehası, kod manyağı vs. vs.
Nihayetinde benim de Steve Jobs’un gerçekte nasıl biri olduğu hakkındaki bilgilerim izledim Keynote sunumlarına, ropörtajlarına falan dayanıyor. Ancak bildiğim birşey var ki, Steve Jobs yukarıdaki sıfatların hepsi değildi kesinlikle.
Sanıyorum Steve Jobs’un ‘gerçekliği saptırma sahası’ şu sıralar idolleştirilmiş bir CEO gereksinimi duyan iş dünyası tarafından kendisine ve mirasına uygulanıyor.
Walter Isaacson tarafından kaleme alınan Steve Jobs biyografisinde Jobs’a ilişkin olarak değinilen kavramlar arasında Steve Jobs’un olayları kendi bakış açısıyla yansıttığı (dikte ettiği) ’gerçekliği saptırma sahası’ bulunuyordu. Temel olarak yazar, yaptığı ropörtaj ve görüşmelere dayandırarak Steve Jobs’un karşılaştığı durumlarda sıklıkla gerçek durumu kendi süzgecinden geçirerek -olmasını istediği haliyle- yansıttığı ve çevresine de bu şekilde kabul ettirmeye çalıştığı vurgusunu yapıyordu.
QuickTime Player ile Mac OS X 10.6 (Snow Leopard) sürümünden bu yana ekranımızın kaydını alabiliyoruz. Bunu henüz farketmemiş olanlar için QuickTime Player’ı açıp File menüsünden New Screen Recording komutunu vererek kaydı başlatabilirsiniz.
Bu küçük ama faydalı özelliğin Snow Leopard versiyonu ile Lion versiyonu arasında değişen birkaç görünür özellik bulunuyor. Ancak benim daha çok ilgilendiğim, düzeltilen bir bug ile ilgili.
Diyelim ki bir yerde bir sunum yapıyor veya ders veriyorsunuz. Bu sunumunuzu kendi sesiniz ve ekranınızın görüntüsü ile kaydetmektesiniz. Bir saatlik sunumun ardından kısa bir kahve molası verdiniz ve ikinci oturum için yeniden kayda başladınız.
İkinci kaydı başlattığınızda kaydı yapıyor görünmesine rağmen sonlandırma noktasına geldiğinizde program kendini kapatıp son saat kaydını vermiyordu. En azından Mac OS X 10.6 Snow Leopard sürümünde…
Buna karşılık ben kendi yaptığım ekran kayıtları için şöyle bir çözüm bulmuştum. Her iki saatlik kaydın arasında ben QuickTime Player uygulamasını kapatıp yeniden açarak bu sorundan kurtuluyordum.
Mac OS X 10.7, nam-ı diğer Lion’da, Apple bu durumun farkına varmış olacak ki küçük bir çözüm geliştirmiş. Artık, bir kaydı durdurduğunuz anda otomatik olarak QuickTime Player uygulaması kapatılıyor.
1996´da verdiği bir röportajında, Steve Jobs şöyle demişti: “Tasarım çok komik bir kelime. Bazı insanlar tasarımın sadece görüntüyle ilgili olduğunu sanıyor. Ama elbette ki derinlerine inerseniz, asıl mesele nasıl çalıştığıdır. Bir şeyi gerçekten iyi tasarlamak için, konuyu anlamanız gerekir.”
Steve şöyle devam ediyordu: “Bir şeyi gerçekten, tam olarak anlamak için tutkulu bir kararlılık gerekir… çoğu kimse bunu yapmaya zaman ayırmıyor.”
Başlığı görünce kendinize (veya bana) şunu sorabilirsiniz: “Apple’ın kurtarılmaya ihtiyacı mı var?”. Bugün yok elbette. Ancak 90’lı yılların ikinci yarısında vardı. WIRED dergisi de durumdan vazife çıkararak Haziran 1997 sayısında “Apple’ı kurtaracak 101 öneri” başlığıyla bir yazı hazırladı.
Bu yazı WIRED editörlerinin ortaklaşa katılımıyla hazırlanmıştı ve elbette aralarında dalga geçmek için eklenmiş “Firmanın ismini Papaya olarak değiştirin” ya da “Yeni modeller bir espresso makinesi gibi de çalışsın” gibi maddeler de bulunuyordu. Ancak önerilen 101 madde arasında birçoğu dikkate alınabilir nitelikteki önerilerden oluşuyordu. WIRED’ın orijinal makalesini buradan okuyabilirsiniz.
O dönem hakkında kısaca bilgi vereyim, Haziran 1997’de hala Apple’ın CEO’su olarak hala Gil Amelio görev yapıyordu. Apple, Steve Jobs’un firması NeXT Computer’ı satın almış ve Steve Jobs da Apple içinde yer almaya başlamıştı. Ancak yönetim kademesinde değil…
Bu listedeki birçok maddenin Apple’ın günümüze kadar süren sonraki 10-15 yıllık döneminde uygulanmış olması, listenin Apple ve Steve Jobs tarafından da dikkatle okunduğunu ve altının çizildiğini gösteriyor. WIRED gibi bir derginin teknolojinin seyrine etki yaptığının bir göstergesi olması açısından oldukça ilginç bir makale.
Tamamına değil ama birkaç maddeye göz atalım:
Madde 7
Zincir mağazalarda görünmez konuma gelmeyin.
Bilgisayar mağazalarında alanlar kiralayın ve orayı Apple ürünleriyle (özellikle de yazılımlar ile) doldurun. O alanın başında bir Apple satış görevlisi bulunsun ve Apple’da neyi nasıl yapıyorsanız o alanların da aynı mantıkta olmasını sağlayın. Kendi haline bırakılmış ve terkedilmiş olmasın.
Bu öneriyi iki kademeli olarak hayata geçirdi Apple. 2000 senesinde WIRED makalesinde sözü edilen zincir mağazalardan birinin sorumlusu olan Ron Johnson Apple’a transfer edildi ve bir sene sonra 2001’de ilk Apple Store açıldı. Böylece Apple, kendi mağazalar zincirini oluşturmaya başladı. Şu anda sadece Apple’a ait ve Apple ekosisteminde bulunan birçok ürünün satıldığı yüzlerce Apple Store dünyanın her yerinde bulunuyor.
Apple’ın ürünleri sadece Apple mağazalarında değil zincir mağazalarda da satılıyor. Ve o mağazalarda tıpkı WIRED’ın tarif ettiği gibi Apple satış uzmanları, Apple standının başında duruyor (Her ne kadar bizdeki uygulamaları biraz sorunlu da olsa)…
Madde 10
Büyük bir imaj kampanyası başlatın
Bir konumlandırma (ya da yeniden konumlandırma) kampanyası düzenleyin. 1984 reklamını 1997 bakışıyla yeniden yorumlayın.
Hayır, Apple George Orwell’in 1984’üne gönderme yapan bir reklam daha çekmedi. Ama zamanında 1984 reklamının yarattığı etkiyi yeniden yaratacak yeni bir reklam kampanyası başlattı. WIRED makalesinin yayınlandığı 1997 senesinde Think Different kampanyası başlamıştı. Kampanyanın basın tarafına ek olarak Crazy Ones isimli reklam filmi de yayınlanmaya başlandı.
Madde 14
Ürün tasarımlarında yeniliğe gidin ve kendinizi daha ambalajdan itibaren diğerlerinden ayırmaya başlayın.
Orijinal Mac’ler kendi yenilikçi görünümü sayesinde ayakta kalabildiler. Bunu tekrarlayın. Porsche’den birilerini kasa tasarımını yapmak için getirin. Ya da Giorgio Guigiaro’yu veya Philippe Starck’ı. Böyle bir imkanımız olabilirse Bir PowerMac 9600’ı leopar deseni ile bezenmiş olarak görmek için daha fazla para ödemekten mutluluk duyarız.
İlerleyen yıllarda Leopar desenli donanımlar değil ama leopar desenli işletim sistemleri rafları süsledi. 1998 senesinden itibaren Apple donanım tasarımlarında radikal bir değişikliğe gidildi. Orijinal G3 işlemcili iMac bu dönemin başlangıcı oldu. Bu sayede önce Apple, sonra tüm bilgisayar endüstrisi bej bilgisayar kasalarından kurtuldu. Daha iyi ürünler tasarlandı. Ve bu tasarımları da Apple’da yaptıkları ile Porsche, Guigiaro ve Starck seviyesine çıkmış bir tasarımcı olan Jonathan Ive hazırladı.
Madde 15
Newton, eMate, dijital fotoğraf makineleri ve tarayıcıları çöpe atın ya da outsource edin.
Bunlar, Steve Jobs’un CEO’luğunun yapılacaklar listesinin ilk adımlarını oluşturuyordu. Bugün Apple’ın bunlarla ne alakası var diyebileceğimiz birçok ürün grubu Apple’ın 90’lı yıllardaki ürün portföyü arasında bulunuyordu. O buhranlı yıllarda yöneticiler yazıcı, tarayıcı, dijital fotoğraf makinesi gibi ürünleri birer kurtuluş olarak görmüş olmalılar.
Sonuçta Apple 2000’li yılların sonlarında Newton ve eMate ile akraba sayılabilecek iPhone ve iPad gibi cihazları çıkartarak o eski stratejiye, -bu sefer doğru zamanda- geri dönmüş oldu. 90’lı yılların sonlarında Apple’ın bilgisayar işine odaklanarak ilerlemesi gerekiyordu. Jobs da bunu engelleyecek tüm ürün gruplarının ipini çekti.
Madde 23
Yeni bir logo oluşturun.
Çok renkli Apple logosu 80’lerde yoğun olarak kullanıldı. Şimdiyse biraz demode olmuş durumda. Yeni bir logo oluşturarak bu logoyu T-shirt’lere ve şapkalara basın ve bunları da Andre Agassi, Nicolas Cage ve Ashley Judd gibi göz önünde olan isimlere giydirin.
Apple o yıllarda altı renkli Apple logosunu iMac’lerin turkuaz rengi ile kullanmaya başladı ve sonrasında dönemsel olarak bu logoyu diğer tek renkli varyasyonları ile kullandı. Tümden Apple logosunu değiştirmedi -ki değiştirmesin de zaten- ancak altı renkli logoya da bir daha hiç geri dönmedi.
Madde 31
$250’dan daha ucuz bir PDA yapın
Şu ihtiyaçlardan en az birine yanıt verebilsin;
a) Hücresel veri üzerinden e-mail alışverişi
b) 56 kanal TV
c) İnternet telefonu
Son kullanıcıya yansıyan toplam fiyat biraz daha fazla olsa da Apple bu önerinin üzerinde 2005 senesinde çalışmaya başladı ve 2007 senesinde ortaya yazılanlardan çok daha fazlasını sunabilen iPhone çıktı.
Madde 34
İşletim sisteminizi Intel platformuna geçirin
Donanım, yazılım, eğitim ve deneyim alanlarında çok büyük yatırım gerektirir. Ancak yine de bu olasılığı yok saymayın; Intel saflarında yer alın. İşletim sistemleri, yüklendiği bilgisayarlara bağımlıdır ki bu şu anda sizin en büyük engeliniz durumunda. Kimse Windows ile Mac OS arasında tek tek özellikleri karşılaştırmıyor.
PowerBook serisinin G4 işlemciden yukarı çıkamaması ve G5 kasaların bir türlü soğutulamaması Apple’ı IBM’den soğuttu ve 2006 senesinde Power PC işlemciler terkedilerek Intel işlemcilere geçildi. İsminde ‘Power’ kelimesini barındıran PowerBook serisinin ismi MacBook ile Power Mac’lerin ismi Mac Pro ile değişti. Eski PowerPC uyumlu yazılımların Intel tabanlı yeni cihazlarda sorunsuz çalışabilmesi için Rosetta isimli bir çevirici teknoloji işletim sistemine dahil edildi. Hem PowerPC, hem de Intel tabanlı Mac’lerde Native olarak çalışan yazılımlar ‘Universal Binary’ olarak adlandırıldı.
PowerPC uyumlu yazılımlar Mac OS X’in güncel sürümü olan 10.7 Lion ile sonlandırıldı.
Madde 35
PowerBook’larda MkLinux ve BeOS’u çalıştırın.
Madde 37
NeXT’in basit ve güçlü OpenStep’inin avantajını kullanın.
Walter Isaacson’un Steve Jobs biyografisinden öğrendik ki, Apple’ın NeXT’i satın alması ve Steve Jobs’u tekrar Apple’a kazandırması öncesinde eski Apple çalışanı Jean-Louis Gassée ile Steve Jobs arasında kıyasıya bir mücadele olmuş.
Sonuçta bu mücedeleyi Be Inc.’e karşı NeXt Computer; BeOS’a karşı NeXTstep ve Jean-Louis Gassée’ya karşı Steve Jobs kazandı.
2000 senesinde Public Beta ile test edilen UNIX tabanlı Mac OS, 2001 senesi Mart ayında piyasaya Mac OS X 10.0 (Cheetah) ismiyle piyasaya sürüldü.
Madde 54
Lazer yazıcı biriminizi satın
HP ve Lexmark’ın katılacağı bir açık artırma düzenleyin ve Japon firmalarını da dahil edin. Yazıcı işinden veya benzer ürünlerden zaten para kazanan bir firmaya satın. Böylece satın alan firma daha geniş bir pazar payına sahip olabilir.
Apple marka yazıcılar 1979 ve 1999 seneleri arasında ImageWriter, LaserWriter ve StyleWriter isimli üç ayrı seri halinde üretildi. 1997 senesinde Apple’ın asıl işi olmadığı gerekçesiyle o birim küçültüldü ve 1999’da sonlandırıldı.
Madde 60
Satın aldığınız Mach işletim sistemini sonlandırın
Ve onun yerine Windows NT çekirdiğini kullanın. Bu Mac’lere mevcut PC yazılımlarını çalıştırma yeteneği kazandırır.
Hayır, Apple Mach kernel’i sonlandırmadı ve aksine Mac OS X’in altyapısı olan Darwin’in temel yapıtaşlarından biri olarak kullandı, kullanıyor. Ancak sonuç olarak WIRED’ın Windows NT önerisi, Mac donanımlarında Windows yazılımlarının da çalışabilmesi üzerineydi. Ki bu dilek Apple’ın Intel işlemcilere geçmesinden sonra BootCamp aracılğıyla gerçekleşti.
Ve sonrasında Sun ile masaya oturarak büyük müşteriler için bir strateji geliştirin. Java, sihirli bir değnek değildir ancak onu desteklemek Mac sahiplerinin mutlu olmasını sağlar ve başka seçeneklere bakınmalarına engel olur.
Mac OS X 10.0 (Cheetah) 2001 senesinde piyasaya sürüldüğünde Java 2 Standart Edition 1.3.1 ve Java Web Start yüklü olarak gelmeye başladı. Bir uygulama katmanı olarak halen bu destek devam ediyor. Sadece Mac OS X 10.7 (Lion) sürümü ile birlikte Apple, Java’yı standart bir opsiyon olarak sunmaktan vazgeçti. Artık bu dağıtımın Oracle (Sun’ı satın alan şirket) tarafından yapılması gerektiğini belirtti.
Madde 63
Şahitler bulun
Mac’e geçiş yapmış veya Mac kullanan kişilerin gerçek yaşam hikayelerini içeren reklamlar hazırlayın.
Özellikle Intel geçişi, Mac’lere Windows da yüklenebilmesi sonrasında Windows’dan Mac’e geçen kullanıcı sayısında önemli bir ivme yakaladı firma. Ve bu rüzgarı arkasına alarak 2006 senesinde Get A Mac kampanyasını başlattı. Bununla birlikte Windows’tan Mac’e geçenlere özel yardım sayfaları hazırladı.
Sonuç olarak
Apple, Steve Jobs’un deyimiyle pazar araştırmaları yapmaktan nefret eden bir firma olsa da pazarın ne yöne gittiğini sürekli olarak gözlemleyen ve o yöne doğru kendini şekillendiren teknoloji firmalarından biri. Bu açıdan WIRED’ın makalesinin Apple’ı etkilemiş olduğu ortada. Bugüne ait son kullanıcı talepleri de teknolojinin geleceğini şekillendiriyor olacak. Şaka yollu olarak Twitter’da yazdığınız birşeyin birkaç sene sonra gerçekleşmiş olması çok da ütopik değil.
Get A Mac kampanyasının eğlenceli reklam filmlerinden birini buraya ekleyerek yazımızı sonlandıralım.